Onur Balkan arşivleri - kesfetmekicinyasa.net https://kesfetmekicinyasa.net/category/texts/onur-balkan/ Gezi, tarih ve sanat... Sun, 29 Dec 2019 14:27:08 +0000 tr hourly 1 https://kesfetmekicinyasa.net/wp-content/uploads/2020/01/cropped-logo-32x32.png Onur Balkan arşivleri - kesfetmekicinyasa.net https://kesfetmekicinyasa.net/category/texts/onur-balkan/ 32 32 Kara Veba https://kesfetmekicinyasa.net/kara-veba/ https://kesfetmekicinyasa.net/kara-veba/#respond Fri, 17 May 2019 21:32:09 +0000 https://kesfetmekicinyasa.net/?p=632 1348 – 1351 yıllarında yaşanan kara veba olarak adlandırılan dönemde Papa VI. Clement’in hesaplarına göre 23.840.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Günümüz Toprağın derinliklerine indikçe, ortaya çıkan solucanlar kıvranarak kaçışmaya çalışıyor, bu esnada ise Joseph alnından, burnuna doğru süzülen terleri temizliyordu. Küreğin çarptığı taşlardan çıkardığı ses sinirini bozuyor, bu yüzden  sinirli bir şekilde uzağa fırlatıyordu. Yorulduğunu hissetti ve […]

The post Kara Veba appeared first on kesfetmekicinyasa.net.

]]>
1348 – 1351 yıllarında yaşanan kara veba olarak adlandırılan dönemde Papa VI. Clement’in hesaplarına göre 23.840.000 kişi hayatını kaybetmiştir.

Günümüz

Toprağın derinliklerine indikçe, ortaya çıkan solucanlar kıvranarak kaçışmaya çalışıyor, bu esnada ise Joseph alnından, burnuna doğru süzülen terleri temizliyordu. Küreğin çarptığı taşlardan çıkardığı ses sinirini bozuyor, bu yüzden  sinirli bir şekilde uzağa fırlatıyordu. Yorulduğunu hissetti ve açtığı büyük çukurun kenarına yavaşça çömelerek uzandı. Başını aşağı eğdi ve gözlerini dinlendirmek için kapattı. Kısa bir süre sonra derin bir nefes aldı ve kalkmak için doğrulduğunda dikkatini toprakta bulunan 3 tane cam şişe çekti. Sevincinden ne diyeceğini bilemeyerek, “Profesör! Profesör Michael! Çok önemli bir şey buldum!”

Ortaçağ

Leke dikkatini dağıtana kadar gözlerinin daldığının farkında değildi. Kafasını sağa – sola sallayıp, silkelendikten sonra kendine geldi ve son kez koltuk altında, bacaklarında beliren su balonlarını inceledi. Kalın, deriden yapılmış kabanını, çalışma masasının üzerine asılı vaziyette buldu. Yüksek ateşi, arada gelen kusma isteği ve diğer durumlar sebebiyle, yaptığı şeyleri unutuyor, zaman zaman bilincini yitiriyordu. Bu sebeple olacaktır ki kabanını buraya astığını unutmuştu. Belki de kavurucu yaz sıcağında bedenine yapışan bu deri kabanı giymek istemediğindendi, bunu sonra düşünmek için zihninin bir köşesine not aldı. Küçük detaylara takılmayı seviyordu.

Vücudunu daha fazla görmek istemediği için, kabanını bir hışım ile üzerine geçirdi. Kapıya doğru ilerlerken, tahta zeminden çıkan gıcırtılar, eskiden sinirini bozuyordu fakat artık buna alışmıştı. Ayakkabılarını giydi. Neredeyse beline kadar gelen uzun değneğini kapının hemen yanıbaşından aldı. Son olarak derin bir nefes verdi. İçine çektiğinden daha fazlasını dışarı verecek olmalıydı ki ufak bir öksürmenin ardından kendine geldi. Maskesini başına geçirip, kapıdan dışarı bir adım attı.

Hastalığı sebebiyle uzun süre yürüyemiyor, bu yüzden hastalarını kontrol ettiği değneğini, bir baston niyetine kullanıyordu. Ağır, fakat emin adımlarla yürüyor, maskesinde bulunan cam göz yuvalarından etrafı seyrediyordu. Nefes alış – verişi camların buğulanmasına neden oluyordu ve görüşünü azaltıyordu. Veba sebebiyle bu kıyafetleri giymek zorundaydı ve bunu biliyordu. Uzun zaman önce şikayet etmeyi bırakmıştı. Toprak yollardan, attığı her adımda toz kalkıyordu. Yürümeye devam ederken ağlayan insanların seslerini duyabiliyordu:

– “Bununla birlikte köydeki ölü sayısı 257’ye ulaştı. Tanrı yardımcımız olsun.” diyordu, genç yaşlarda gibi gözüken bir adam. Taşıyıp bir kenara fırlattığı cesetler, bir yığın haline gelmiş, üzerinde sinekler, fareler, birbirinden farklı böcek türleri cirit atıyordu.

Az daha ileride ise ağlayarak, yalvaran bir kadın, çocuğunun ölmek üzere olan bedeninin üzerine uzanmış bir yukarı bir aşağı kalkarak feryat ediyor. Doktor gibi gözüken bir adama: “Yalvarırım onu kurtarın, ne isterseniz yaparım. Yeter ki onu kurtarın. Ben fakir bir köylüyüm, ailemdeki herkesi kaybettim, geriye yalnızca oğlum kaldı. Onuda kaybedersem uğruna yaşayacağım hiçbir şeyim kalmayacak, lütfen evladımın kurtulması için her şeyimden vazgeçmeye hazır bir anneyim!” diye bağırıyordu. Cümlesinde büyük bir ironi gizliydi. Karşısındaki doktor bir şeyler söylemeye çalışıyor kadın ise konuşmasına izin vermiyordu. Kötü haberi duymamak için elinden geleni yapmaya çalışıyor gibiydi. Kadın sustuğunda doktorun ne söylediğini duyamayacak kadar uzaklaşmıştı.

Etrafta birikmiş cesetlerin kokusunu az da olsa alabiliyordu. Öylesine derin bir kokuydu ki bu, maskesinin ucunda bulunan, limon balzamı, nane yaprakları, gül yaprakları gibi derin kokulu şeylerin arasından bile bu kokuyu alabiliyordu. Midesi bu koku sebebiyle daha çok bulanıyor, nefes alması zorlaşıyordu. Onu gören insanların kimisi sevinç çığlıkları atıyor, kimisi onu tanrının onları cezalandırmak için gönderdiği bir iblis gibi görüp evlerine kaçıyor, kimisi ise üzerine koşup bacaklarına kapanıyordu. Yanından geçtiği insanlara cebinde bulunan, üzerinden hiç ayırmadığı veba broşürlerinden veriyordu. Birkaç sokak ilerledikten sonra, sağ tarafında bulunan büyük, otların kimisi budanmış, kimisi ise yerli yerinde duran büyük bir arazide, yaklaşık 150 – 200 kişilik bir grup, bir kişinin liderliği eşliğinde kendilerini kırbaçlıyor, tanrının bu şekilde onları affedeceğini düşünüyorlardı. İçinden “Flagellant…” diye mırıldandı ve bir süre onları izlemeye başladı. İnsanlar:

“Tanrı, isa ve kutsal ruh adına!” diye haykırıyor ve sonrasında kırbaçlarıyla sırtlarına, ruhları bedenlerini terk edene dek onlar ile kalacak yeni bir iz daha açıyorlardı. Kimisi bayılmanın eşiğine geliyor, kimisi bayılıyor sonra yerinden zorlukla doğruluyor ve kaldığı yerden devam ediyordu.

Yürümeye devam etti ve az ileride büyük 300 yıllık bir ceviz ağacı gördü. Normal bir ceviz ağacı değildi. Meyve vermek yerine, ölü insan veriyormuş gibi görünüyordu. Dallarında yüzlerce insan bedeni asılıydı. “Yüce İsa!” diye bağırdı farkında olmadan, ve sonra içinden “Flagellant hareketine mensup kimseler, bu zavallı yahudileri, vaftiz olmadıkları taktirde buraya asarak ölüme terkediyor olmalılar. İnsanların bu şekilde düşünüp, böyle işler yapmaları gerçekten üzücü..” diye mırıldandı fakat onu duyabilecek kimse yoktu.

Hastasının evine vardığında kapıya var gücüyle vurdu. Bu kadar fazla güç uygulamasının gereksiz olduğunu düşündüğü sırada kapı ağır bir şekilde aralandı ve minik bir kız çocuğu belirdi. Kavurucu güneşin sapsarı ışığı yüzünü aydınlatıyor, masmavi okyanus gözleri iyice beliriyordu. Siyah, bebek saçları yeni taranmış gibiydi ki yaz sıcağının serinletici rüzgarı eşliğinde dans ediyordu.

– “Siz abime bakmak için gelen doktor olmalısınız, içeri buyurun, kendisi yatakta uzanıyor. Durumu hiç iyi değil.” dedi, titreyen incecik sesiyle. Ağlamaktan gözlerinin beyazı, kırmızıya dönmüştü. Küçük kız eşliğinde hastanın yanıbaşında oturan annesini gördü, oturduğu sandalyede uyuduğunu, yanağında belirmiş kırmızı avuç izinden anladı. Doktor elindeki değneğiyle yatakta yatan genç çocuğun yorganını kaldırdı. Vücudundaki lekeler iyice şişmiş, bazen dans edermişçesine titriyordu. Çocuğa içirmek için getirdiği karışımı bulmak için ceplerini karıştırırken, arkasından gelen kapı sesiyle irkildi. İri yarı, güçlü görünümlü bir adam içeriye girdi. Günlerdir belki haftalardır banyo yapmadığı yüzündeki siyah lekelerden belli oluyordu.

– “Hoşgeldiniz doktor” diyebildi yalnızca. Gözlerinde yorgunluğun, acıların birikmişliği vardı.

Doktor hiçbir şey söylemeden, yaptığı karışımı içirmeleri için elinde duran şişeyi sallayarak hasta oğullarını gösterdi. Hasta çocuğun annesi titreyen elleriyle şişeye uzandı fakat bunu farkeden baba, daha hızlı davranarak şişeyi aldı ve oğluna içirmek üzere şişenin ağzında bulunan mantarı çıkardı. Şişeyi oğlunun ağzına götürdüğünde, hasta çocuk sanki 1 haftadır su içmiyormuş gibi ağzını açtı ve ilacı tek seferde bitirdi. Odada çocuğun boğazından çıkan lıkır lıkır ses dışında yalnızca ara ara gelen rüzgarın uğultusu ve odundan yapılmış evden çıkan çıtırtılar duyuluyordu. Doktor kalkmak için hazırlanırken, annesinin gözleri sanki kabus görerek uyanmışçasına açıldı ve oturduğu sandalyeden kalkmaya yeltendi:

“Oğlum iyileşmeyecek değil mi doktor? Öteki insanlar gibi o da dünyadaki yolculuğunun son adımlarını atıyor değil mi? Cevap verin doktor, öyle değil mi? Tanrım bizi ve günahlarımızı affet, oğluma cennetinin kapılarını aç ve o gül kokan bahçelerinde yaşamasına izin ver. Yüce İsa, oğlumu bağışla. Yüce Meryem, merhametin ile oğluma gülümse..” sözleri ağzından döküldükten sonra kalkmaya çalıştığı sandalyeye düştü. Vücudunda güç kalmamıştı.

Doktor hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp yürümeye başladı, hiçbir ses kalmamıştı. Ev halkı arkasından izlerken, kapıyı usulca araladı ve ardına bakmadan kapattı. Değneğinden güç alarak evine yürümeye başladı. Kuşların cıvıltıları, bulutların birbirinden farklı şekilleri, güneşin ışıl ışıl görüntüsü, ona güç veriyordu. Dışarıda kurtarılması gereken o kadar çok hayat vardı ki, güçlü olmak zorundaydı.

Az daha yürüdükten sonra, kalbinde başlayan ağrıyla düşüncelerinden koptu, nefes alması zorlaşıyor, başı dönüyordu. Kendini ara mahallerden birine attı. İnsanların onu bu şekilde kötü görmesini istemiyordu. Sol elinin avucunu kırmızı duvarlı bir eve yasladı, sağ eliyle ise değneğinden güç alarak yürümeye çalışıyordu. Civardan geçen, genç bir çocuk ona yardım etmek için kolunu kavradığında, kolunu kurtardı ve çocuğu bir kenara itti. Öksürük krizleri başlamış, ağzından çıkan kanlar maskesinin içine doluyor ve bu durum ağzına, hava yerine kan dolmasına sebep oluyordu. Hızlı bir şekilde maskesini çıkartıp, kendini yere attığında, önündeki çukuru göremeyecek kadar kötü hissediyordu. Birkaç metre süzüldükten sonra, yumuşak bir yere iniş yaptı. Ölmemişti, yumuşak zemin ölmesini engellemişti. Gözlerini açıp baktığında, veba sebebiyle ölmüş insanların cesetlerinin atıldığı bir çukura düştüğünü farketti. O zaman anlamıştı, artık o da onlardan birisiydi.

Günümüz

Michael, koşarak çukurun yanına geldi ve merdivenlerden hızlıca aşağıya kaydı. Hızını alamamıştı ki, zemine vardığında afalladı ve kıçının üzerine düştü. Canı acıyor ama heyecanı sebebiyle bunu hissetmiyordu. Hayatının en değerli kazı çalışmalarından birini yapıyormuş gibi hissediyordu. Belki de arkeoloji kitaplarına adını altın harflerle yazdırma şansını elde etmişti. Şişelere göz attığında, birinin ötekilerden farklı olduğunu gördü. İçerisinde bir kağıt vardı. Eldivenlerini eline geçirdi ve usulca şişenin mantarını çıkarttı ve iri parmaklarıyla cebinde bulunan küçük kutuyu aralayıp, cımbızı aldı. Cımbızı usulca şişeye soktu ve kağıdı çıkarttı. Bu bir mektuptu ve çok iyi korunmuştu. Silindir halindeki kağıdı açtı ve yazanları okumaya başladı:

“ Sevgili Alexander,

Ülkeden ayrılalı, 6 gün oldu. Bu hızda gitmeye devam edersek, kuzeye, bilinen kuzeye ulaşmamız 3 – 4 ay sürebilir. Arabadaki atlarımızdan bir tanesi vebaya yakalandı ve yolculuk esnasında öldü. Gerçekten korkunçtu. Oğlumuz Jackson bu görüntüleri görmesin diye gözlerini kapatıp onu uzaklaştırdım. Bir kısmına şahit olduğuna şüphem yok, umarım bu görüntüleri gelişmekte olan küçük bilinçaltından silebilir. Bu konu hakkında onunla konuşmak istemiyorum. Ben mi? Ben ise o atın gözlerimin önünde titreyerek can çekişmesini hayatım boyunca unutamayacağım. Onun için bir mezar kazdık ve gömdük. Yol kenarında bulduğumuz tahtalarla ona haçtan bir mezartaşı bile yaptık! Jackson neden ülkeyi terk ettiğimizi hala bilmiyor veya senin neden bizimle gelmediğini, durmadan bunları soruyor ve ona söyleyebildiğim tek şey baban bir kahraman ve bir gün o da bizim yanımıza gelecek. Ara ara sana mektup atmaya devam edeceğim. Sen de bana gönder olur mu? Bana ulaşmayacağını bilsen bile gönder.

Hayatımın aşkı, benim gerçek kahramanım, seni her zaman kalbimin en güzel yerlerinde yaşatacağımı bilmeni isterim. Seni bekliyor olacağım.

Sevgilerimle,

Karın, Maria.”

Sesli bir şekilde mektubu okuduktan sonra, başını havaya kaldırdı ve derin bir nefes aldı. Bir süre gökyüzünü izledikten sonra, öteki şişelere baktı. İçerisinde sıvı olduğunu gördü. Şişelerin boyutlarına bakılacak olursa bunların içerisinde ilaç olmalıydı. Biraz bekledikten sonra konuşmaya başladı: “Anladığım kadarıyla 1348 – 1351 yıllarında yaşanan kara veba olarak adlandırdığımız dönemde geçen bir mektup, insanlar ülkelerini ve evlerini terkediyor, sokaklar ölü bedenler ile çevriliydi. Papa VI. Clement’in hesaplarına göre 23.840.000 kişi hayatını kaybetmişti. Biraz daha aşağı inersek o zamanlardan kalma kemiklere, ve eğer şanslıysak kıyafetlere ulaşabiliriz.” dedi kafasını kaşıyarak. O esnada Joseph’in aklı karışmış gibi gözüküyordu. “Sorularını sorabilirsin genç Joseph, çekinme.” dedi Michael ve yüzünü bir gülümseme kapladı.

“Anlayamadığım şey profesör, kara veba dönemi nasıl başladı ve neden doktorlar böyle giyindi? Bu soruların cevaplarını gerçekten merak ediyorum.” dedikten sonra kulaklarını profesöre dikti.

“Aslına bakarsan, kara vebanın nasıl başladığı hakkında bir çok teori ve efsane var. Ama en çok söylenen, 1345 yılında Kırım’ı kuşatan Moğol orduları, mancınıklar ile vebadan hayatını kaybetmiş kişilerin cesetlerini içeriye fırlatmışlar, oradan ticaret gemileriyle Avrupa’ya geldiği, doktorların neden öyle giyindiğine gelirsek ise, bu kıyafetler ile içeriye hava girmiyordu, bu sebeple ölmeyeceklerini düşünüyorlardı.” bunları söyledikten sonra elleriyle çukurdan çıkmak için merdivene yönlendi ve: “Haydi çok zaman kaybettik, kazıya devam.” dedi ve merdivenden yukarı tırmanmaya başladı.

Resim: “Plague_022” by Muffin Elfa

– Under Creative Commons license

0

The post Kara Veba appeared first on kesfetmekicinyasa.net.

]]>
https://kesfetmekicinyasa.net/kara-veba/feed/ 0
Merak: En saf içgüdü https://kesfetmekicinyasa.net/en-saf-icgudu-merak/ https://kesfetmekicinyasa.net/en-saf-icgudu-merak/#respond Sun, 04 Feb 2018 10:27:26 +0000 http://kesfetmekicinyasa.net/?p=366 Tanrı can verirken kusursuz bedenlerimize, merak eklemiş şartsız her birimize ve bizi biz yapan şey olmuş binlerce yıldır. Bu yüzden teknoloji ve ilim doğmuş, böylelikle gelişmiş insanoğlu. Çocuk yaşlarda başladı dünyaya olan merakımız, öğrenmek istedik, keşfetmek istedik yalnız dünyamızı, sonsuz evrenimizi, sorular sorduk, neden, nasıl diyerek. Yürüdük yeşili ortadan kaldırıp, beyaza bürümüş karlı yollarda, dağlara […]

The post Merak: En saf içgüdü appeared first on kesfetmekicinyasa.net.

]]>
Tanrı can verirken kusursuz bedenlerimize, merak eklemiş şartsız her birimize ve bizi biz yapan şey olmuş binlerce yıldır. Bu yüzden teknoloji ve ilim doğmuş, böylelikle gelişmiş insanoğlu. Çocuk yaşlarda başladı dünyaya olan merakımız, öğrenmek istedik, keşfetmek istedik yalnız dünyamızı, sonsuz evrenimizi, sorular sorduk, neden, nasıl diyerek. Yürüdük yeşili ortadan kaldırıp, beyaza bürümüş karlı yollarda, dağlara tırmandık sonsuz manzarayı izlemek adına, ormanlara giriş yaptık, yaşam kaynağımız olan ağaçların arasında yürüdük. Yerin altına; mağaralara girdik, ne ile karşılaşacağımızı öğrenmek için. Tüm bunları ise bize yaptıran tek şey merak idi. Hiç düşündünüz mü? Bir kitabı elinize aldığınızda, bir anıtı okuduğunuzda, bir tarihi müzeye gittiğinizde, kimler ayak bastı buralara, kimler buraya gelip yürüdü bu mermerlerde, kimler yazdı o eski anıtlara düşüncelerini, neler hissetti onları yazarken? Binlerce yıl sonra ise siz okuyorsunuz, inceliyorsunuz, ne kadar garip değil mi? Bizi biz yapan keşfetme, merak iç güdüsü oldu yıllarca, o halde neden duruyoruz? Hep beraber gelin benzersiz dünyamızı keşfedelim.

0

The post Merak: En saf içgüdü appeared first on kesfetmekicinyasa.net.

]]>
https://kesfetmekicinyasa.net/en-saf-icgudu-merak/feed/ 0