Please assign a menu to the primary menu location under menu

Ümit Balkan

Ümit Balkan

Ümit BalkanYazılar

İngiltere’de Araçlar Neden Sağdan Direksiyonlu?

sağdan direksiyonlu

Hiç İngilizler’in neden sağdan direksiyonlu araçlar kullandığını merak ettiniz mi?

Aslında bunun tarihi bir sebebi var ve tamamıyla kılıç tutan elin serbest kalması esasına dayanıyor.

Orta Çağ’da seyahat ettiğiniz zaman neyle karşılaşacağınızı asla bilemezdiniz. Çoğu kişi sağ elini kullandığından, karşınızdaki kişiyi sağınızla karşılayıp gerektiğinde boşta olan sağ elinizle kılıcınızı çekebilirdiniz. (Benzer şekilde Orta Çağ’da inşa edilen kalelerin kule merdivenleri de aşağıdan yukarıya saat yönünde tırmanmaktadır. Bu sayede savunma yapan askerler kılıçlarını savururken avantajlı konumda olurken, saldırı yapan askerler (merdivenden yukarı çıkan) ise bu avantajdan mahrum bırakılmış olurdu.)

Öte yandan, “solda kal kuralı” çok daha eski tarihlere kadar uzanabilmektedir. Romalılar’ın yük ve at arabalarını yolun solunda kullandıklarına dair arkeologlar tarafından keşfedilen kanıtlar bulunmaktadır. Ayrıca, Romalı askerlerin daima yolun solundan uygun adım yürüyüş yaptıkları da bilinmektedir.

Bu yol kuralı resmi olarak ilk kez M.S. 1300’lü yıllarda Papa Boniface VIII tarafından Roma’ya gelen tüm seyyahların soldan ilerlemesi istenerek konmuştur.

At ve yük arabaları

Bu kural, büyük yük arabalarının taşıma için yaygınlaştığı 1700’lü yılların sonuna kadar hayatta kalmıştır. Büyük yük arabaları birkaç çift attan oluşuyor ve sürücüsü için bir oturma kısmı bulunmuyordu. Bunun yerine, sürücü en arka soldaki atın üzerinde oturuyor ve böylelikle kamçıyı tuttuğu eli serbest kalıyordu. Ancak solda oturarak sürüş, soldan akan trafikte karşı yönden gelen trafiği yönetmek anlamında oldukça güç olmaktaydı.

Devasa boyutlardaki taşıma arabalarının coğrafi uygunluk sayesinde oldukça yagın olduğu ABD ve Kanada’da ise ilk kez 1792 yılında Pennsylvania eyaletinde “sağda kal kuralı” kanun haline gelmiş ve onu diğer eyaletler takip etmiştir.

Fransa’da ise 1792 kararnamesi ile “sağda kal kuralı” yasallaşmış ve sonrasında Napolyon tarafından tüm Fransız sömürgelerinde de uygulanması istenmiştir.

İngiltere’de ise büyük yük arabaları yaygın değildi ve daha küçük at arabalarının sürücü için atların arkasında bir oturağı mevcuttu. Çoğu insan sağ elini kullandığından, sürücü kamçıyı kullandığı sağ elini serbest kılmak için oturağın sağına otururdu.

18. yüzyılda Londra’daki trafik tıkanıklığı yeni bir kanunun çıkarılarak kazaların önlenmesi amacıyla tüm trafiğin soldan akmasını zorunlu kılmıştı. Daha sonra bu kural 1835 yılında “Otoyol Yasası”yla birlikte tüm Britanya İmparatorluğu’na uygulanmaya başlamıştır.

Yakın geçmiş ve günümüz

20. yüzyıla gelindiğinde ise Avrupa’da trafik kurallarının uyumu çerçevesinde trafik akışının kademeli olarak soldan sağa doğru kaydığını görmekteyiz. Bu geçişi son yapan Avrupa ülkesi İsveçtir. Dagen H (H günü) olarak ilan edilen 3 Eylül 1967 gecesi sabaha karşı saat 04:50’de 10 dakika süreyle ülke çapında tüm trafik durdurularak sağdan sürüş şeklinde yeniden akışa izin verilmiştir.

Günümüzde ise tüm ülkelerin sadece %35’i sağdan direksiyonlu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sağdan direksiyonlu araç kullanan ülkeler arasında Hindistan, Endonezya, İrlanda, Malta, Japonya, Yeni Zelanda, Avustralya ve 2009 yılında geçiş yapan Samoa bulunmaktadır. Çoğu ada olan bu ülkelere karadan erişim söz konusu olduğunda ise sağdan akıştan soldan akışa geçiş; trafik ışıkları, üst geçitler ve tek yön şeritleri ile sağlanmaktadır.

Kaynak:
Why do the British drive on the left?” by Ellen Castelow
Resimler:
Buckingham Palace Beyond Traffic” by Chip Griffin
Sign – Drive on left in Australia” by Alpha

1
Ümit BalkanYazılar

Katalan Eşeği: Bir Kültür ve Bağımsızlık Sembolü

Katalan eşeği 01

İspanya denince çoğu kişi için ilk akla gelen şeylerden bazıları; sıcak hava, Picasso, siesta ve boğalar… Peki gerçekten öyle mi? Kısmen, evet. Ancak İspanya’nın her yerinde boğaları ya da daha doğru tabirle boğa figürlerini görmek mümkün değil ki bunlardan bir tanesi de başkenti Barcelona olan Katalonya özerk bölgesi. Çünkü Katalonya ve Katalanlar aslında tamamen kendilerine has bir bayrağa, dile, kültüre ve hatta sembole sahipler: Katalan eşeği…

Katalonya’nın sembolü, Katalan eşeği ve İspanya’nın sembolü, İspanyol Boğası…

Geçmişten Günümüze Katalan Eşeği

Katalonya bölgesine özgü yerel bir eşek türü olarak karşımıza çıkmakla beraber en eski ve en geniş cinslerden bir tanesi. Dünya üzerinde sadece Katalonya bölgesinde ve Güney Fransa civarında görülebilmesi nedeniyle ender bir tür olma özelliğine sahipken günümüzde ise soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yer yüzünde yaşayan yalnızca dört yüz ya da beş yüz üyesinin kaldığı tahmin edilirken bu sayının bir zamanlar elli binlere kadar çıktığı belirtilmektedir. Uysallığı ve güçlü iradesiyle bilinen bu tür, yüzyıllar boyunca tarım sektörünün en büyük yardımcıları olarak görev almıştır.

Bir Kültürün Sembolü

Geçmişte güçlü bir sembol olarak karşımıza çıkmamasına rağmen popüleritesini 2004 yılında Banyoles kasabasındaki, Jaume Sala ve Àlex Ferreiro ismindeki iki kafadara borçludur. Jaume ve Àlex, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bu eşek türüne dikkat çekmek adına özellikle otomobiller için eşek figürü olan etiketler yaptırırlar. Aslında bu işi biraz da eğlence olması için yaparlar ancak aldıkları tepki beklentilerin de ötesinde olur. Sembol, aylar sonra o kadar popüler olur ki çeşitli etiketlerde ve t-shirtlerde de boy gösterir.

Günümüzde Katalan Eşeği figürü

Günümüzde ise verdiği sosyal mesajın yanı sıra özellikle ayrılıkçı kesimler için Katalan ulusunun sembolü niteliğindedir. Her ne kadar resmi olarak Katalonya’nın sembolü olmasa da gayri resmi olarak otomobillerde ve hediyelik eşya mağazalarında sıkça rastlamak mümkündür. Bölgeye has bir hayvan türü olmasının yanı sıra barışçıl, kararlı ve çalışkan yapısı nedeniyle bölge halkının sempatisini kazanmayı başarmıştır.

Kaynaklar:
The Catalan Donkey
The Catalan Donkey: From A Joke To A Tradition
The Catalan donkey: a symbol of Catalan culture

1
Ümit BalkanYazılar

Medusa: Güzellik Abidesi’nin Korkunç Hikayesi

medusa_cropped

Yunan mitolojisinde farklı versiyonlarda birden çok Medusa hikayesi mevcuttur. Yazımızda, bunlardan bir tanesini sadeleştirerek ve kendi yorumumla işleyeceğiz.

Mitolojik çağlarda üç kız kardeşten biri olan Medusa’nın, yaşadığı dönemde gerek ölümlüler gerekse tanrılar arasında güzelliğiyle bilindiği söylenir ve güzelliği tanrıları bile kıskandırabilecek türdendir. Ancak, diğer iki kız kardeşinin aksine Medusa ölümlüdür ve sahip olduğu bu destansı güzelliğin bedelini oldukça ağır bir şekilde ödeyecektir.

Güzel bir bakire olan Medusa, sadakatini Olimpos dağındaki tanrıların en kudretlilerinden biri sayılan Zeus’un kızı Athena’ya armağan etmiştir. Zeka, sanat ve barış tanrıçası olan Athena’nın tapınağından hizmet edebilmenin en önemli koşullarından biri de bakire olmaktır.

Medusa’nin güzelliği denizler tanrısı Poseidon’un da gözünden kaçmaz. Diğer yandan Athena’yı kendine rakip olarak gören Poseidon için Medusa’yı kullanmak da kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Hislerine ve iç hesaplaşmalarına karşı koyamayan Poseidon, bir gün Athena’nın tapınağında Medusa’ya zorla sahip olur. Bu durum Athena’yı çok öfkelendirir. Athena, tapınağında böyle bir olayın yaşanmasını hem aşağılayıcı hem de haince bulmaktadır. Athena’nın en önemli kurallarından bekaret kuralı çiğnenmiştir. Bu nedenle de su götürmez sadakatine rağmen Medusa’yı derhal cezalandırmaya karar verir. Medusa’nın yalvarışları ve duaları hiçbir fayda etmeyecektir.

Athena’nın öfkesi öylesine büyüktür ki Medusa’nın sahip olduğu tüm güzelliği elinden alarak, onu çirkin bir canavara dönüştürür. Medusa’nın ipek gibi saçlarının ise her bir teli canlı birer zehirli yılana dönüşür. Güzel gözleri ise artık baktığı herkesi taşa çevirmektedir. Athena bununla da kalmayıp onun yanında durmak isteyen kız kardeşlerini de aynı kötü lanetle cezalandırır.

Zeka, sanat ve barış tanrıçası Athena’nın lanetiyle cezalandırılan kızkardeşler Sarpedon adasına dönerler. Adayı nadiren terk eden Medusa’nın hayatı baştan aşağı değişmiştir ve kaderi ona yeni bir görev vermiştir. Bu duruma düşmesine sebep olan Poseidon’a olan nefretiyle ve ondan intikam alma açlığıyla, kendisini yakalamak ve başını bedeninden ayırmak isteyen tüm erkekleri bakışlarıyla taşa çevirir.

Ve Perseus…

Pek çok kelle avcısı için öldürülmesi gereken şeytani bir av haline gelen Medusa, kimseye kurban olmamıştır. Ancak, bu durum Perseus’un sahneye çıkmasıyla sonsuza dek değişmek üzeredir. Kral Polydectes, Perseus’un annesiyle evlenmek istemektedir ancak Perseus bu duruma karşıdır. Bunun üzerine Kral, Perseus’a başarmasının imkansız olduğunu düşündüğü bir görev verir: Medusa’nın kellesini almak…

Perseus’a verilen bu görev tam anlamıyla bir intihar girişimidir ancak bu görev için Perseus tanrılarına tapınarak onlardan yardım ister ve karşılığında hediyelerini alır. İntihar görevi için Medusa’nın taşa çeviren bakışlarından korunmak üzere kalkanla mükafatlandırılır. Zeus’un habercisi Hermes’ten kanatlı sandaletleri ve tanrıların demircisi Hephaestus’tan ise özel bir kılıç alır. Son olarak, ölüler diyarının tanrısı Hades de ona görünmezlik pelerinini verir. Tüm bu ganimetlerle yola çıkan Perseus, nihayet Medusa’nın hayatını sürdürdüğü Sapharose adasına ulaşır ve gizlice Medusa’nın yaşadığı mağarada başını alarak öldürür. Bu ölüm, Medusa’nın akan iki damla kanından iki tane yavrusunun filizlenmesini sağlayacaktr ki bunlardan bir tanesi mitolojide oldukça meşhur yaratıklardan biri olan Pegasus’tur.

Perseus adayı terketmek için kaçarken Medusa’nın cansız bedeni kız kardeşleri tarafından farkedilir ve katili aramaya koyulurlar. Ancak, Perseus tanrılardan aldığı yardımlar sayesinde görünmezlik pelerinini kullanarak kurtulmayı başarır.

Perseus ve Medusa’nın kesik başını tasvir eden bir heykel sanatı

Genç kahraman Perseus, eve dönüş yolunda karşısında çıkan diğer engelleri de elinde tuttuğu Medusa’nın kesik başındaki taşa dönüştüren bakışları kullanarak aşmayı başarır. Muazzam başarısı karşısında şaşkına dönen kral aynı zamanda hem planının suya düşmesinden hem de istediği kadını elde edememekten ötürü öfkelidir. Tek çare Perseus’u ortadan kaldırmaktır. Fakat Perseus, Kral ve muhafızlarını Medusa’nın başını kullanarak birer taş heykele dönüştürür.

Nihayetinde, Perseus, Medusa’nın kesik başını her şeyin başladığı yerde Athena’ya teslim eder. Böylelikle sembolik olarak da olsa Medusa ait olduğu yere, Athena’nın yanına dönmüş olur. Medusa’nın başı Athena’nın kalkanına yerleştirildiği o günden beri Medusa koruyucu gücü sembolize etmektedir.

Görseller:
“Head of Medusa Painting” photo by Painting Valley
“Head of Medusa Painting” by Glen Vause
“Perseus with the Head of Medusa” photo by Mike G

0
Ümit BalkanYazılar

Minimalist Yaşam ve Minimalizm

minimalist yasam

Son yarım yüzyılda teknolojinin gelişim hızının muazzam şekilde yükselmesi ve ekonomik büyümenin getirdiği kişi başına düşen milli gelirin artmasıyla birlikte tüketim toplumlarının da tohumları filizlenmeye başlamış oldu. Diğer yandan iletişim araçlarındaki çeşitlilik ve ulaşılabilirlik de lüks algısını ihtiyaç algısına çevirmeyi başarmıştı. Tam da bu esnada, minimalizm ya da minimalist yaşam kavramları da hayat bulmayı başardı. Peki ama neydi bu minimalizm ya da minimalist yaşam dedikleri? Sadece bir masa ve iki sandalyeden oluşan bir oda ve yatak ile dolaptan ibaret bir yatak odası mı?

Nedir Minimalist Yaşam?

Minimalist yaşam ya da kısaca minimalizm denince çoğu kişide oluşan algı sadece birkaç parça eşya ile yaşayarak mutlu olmaya çalışmak iken esasında bu konsept çok daha geniş bir perspektifle ele alınmayı gerektiriyor. Çünkü minimalizm sadece tüm eşyalardan kurtulmak anlamına gelmiyor. Minimalizm, sadece evinizdeki değil, hayatınızdaki gereksiz tüm eşyaları çıkararak mutluluğa yer açmanızı hedefleyen bir akım. Çekmecenizi açtığınızda aradığınızı bulamadığınızda yıllar önce oraya koyup unuttuğunuz şeyleri bulduğunuz oluyor mu? Ya da kıyafet dolabınızı açtığınızda hiç giymeseniz de kıyamayıp sakladığınız onlarca kıyafetiniz yüzünden yenilerine yer bulamadığınız? Belki de bir kullanmak amacıyla sırf indirimde diye aldığınız ve balkonunuzda sakladığınız kamp çadırı ve balık oltası… İşte minimalist yaşamın da kastettiği tam olarak bu. Tüm bunlar büyük bir ihtiyaç algısı ve tüketim açlığıyla evlerinizi doldururken yaşama yer kalıyor mu sizce?

“CD’ler, hafıza kartları, DVD’ler, harddiskler… Hafızaya olan açlığımız sınırsız. Hayatı biriktirmek istiyoruz; her şeyi saklamayı. Ama hayatın telaşı içinde bazen bir şeyi unutuyoruz: Anıları saklamadan önce onları yaşamayı…”

(Renault Captur reklamı)

Minimalist yaşama hazır mısınız?

Üreticilerin toplum üzerinde başarıyla oluşturdukları bitmek bilmeyen satın alma arzusu, tüketimi körüklerken bireylerde ise sanal bir mutluluk arayışına dönüştü. Satın alınan her yeni eşyanın getirdiği geçici mutluluk kibrit alevi gibi bir anda parlayarak yanıyor ancak kısa sürede sönüyor. Uzun zamandır almayı planladığınız ve düşlerinizi süsleyen X marka bir saat ya da telefon düşünün. İlk olarak mağaza vitrininde ya da reklamlarda gördünüz ve daha sonra arkadaşınızın elinde… Evet, kesinlikle sizin de bir taneye sahip olmanız gerekiyor değil mi? Karar veriyorsunuz ve belki de kısa bir araştırmadan sonra hazzı belki bir gün belki de bir hafta sürecek olan bir şeye kredi kartınızla on iki ay taksit yaptırarak sahip oluyorsunuz. Ancak sahip olduğunuz andan itibaren haz seviyesi hızla düşmeye başlıyor. Oysa ki uzun süre hayallerinizi süsleyen şeye o anda sahipsiniz. Size de tanıdık geldi mi?

Nereden başlamalı?

Her şeyde olduğu gibi minimalist yaşama da koşarak gitmek ayağınızın takılıp düşmenize ve bu fikirden tamamen uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu nedenle bebek adımlarıyla başlamakta fayda var. Örneğin ilk olarak uzun zamandır toparlamayı düşündüğünüz çekmecenizden başlayabilirsiniz. Eğer son bir yılda kullanmadığınız eşyalarınız varsa ve bunların sizin için özel bir manevi değeri yoksa tüm bunları satarak ya da yakınlarınıza ve ihtiyaç sahiplerine hediye ederek hayatınızda yer açabilirsiniz.

Hayatınızda bu şekilde açacağınız yer hem maddi olarak cüzdanınızdan daha fazla para gitmesini hem de manevi olarak tüm bu eşyaların bakımı ve temizliği gibi sebeplerden en büyük varlığınız olan zamanınızın akıp gitmesini önleyecektir.

Kimi kesimlerce hiç bilinmezken kimi kesimlerce de yanlış bilinen minimalist yaşamı, minimalist bir şekilde anlatmak bile aslında sıradan bir motorsikleti kibrit kutusuna sığdırmaya çalışmaktan farksız ki zaten burada amacımız minimalist yaşam tarzını baştan aşağı irdelemek de değil. Çünkü herkesin minimalist yaşam düzeyi bir diğerine göre farklılık gösterebiliyor. Peki siz kendi minimalist yaşam yolculuğunuza yelken açıp keşfetmeye ne dersiniz?

Resim: “Beach Hut” by Paul Symes – Under Creative Commons license

1
Ümit BalkanYazılar

İmkansıza İnanmak: Roger Bannister

imkansıza inanmak

Roger Bannister

Roger Bannister’ı tanıyor musunuz? Hayır mı? Küçük bir ipucu vereyim. Kendisi imkansıza inanmak konusunda spor dünyasına adını altın harflerle yazdırmış biri. Bilemediniz mi? Peki, o zaman ben anlatayım. Roger Bannister, 1929 yılının baharında İngiltere, Birleşik Krallık’ta işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayali tıp okumaktı ve ülke çapında isim yapmış üst seviye üniversitelerden birinde öğrenim görmek istiyordu. Ancak, ailesinin bunu karşılayacak maddi gücü yoktu. Bu nedenle burs kazanması gerekiyordu ki koşucu olarak kazanıp Oxford’a girmeyi başardı.

1952 yılında ise Helsinki, Finlandiya’da düzenlenen olimpiyatlara ülkesini temsil etmek için katıldı. 1500 metrede Birleşik Krallık rekorunu kırmayı başarsa da olimpiyatlardan ülkesine altın madalya ile dönmeyi başaramadı. Bannister’ı meşhur kılan bu değildi tabi ki. Hatta, bu durum onu o kadar çok etkilemişti ki bir süre koşu hayatına ara vererek pistlerden uzak durmaya karar verdi.

Nitekim bu kararı uzun sürmeyecekti çünkü kendisine yeni hedefler belirleyerek pistlere geri döndü. Hedefi büyüktü. Hatta o zamana kadar kimsenin başaramadığı ve başarmanın imkansız olduğuna kanaat getirilen bir hedefti. 1 millik (1 mil = 1.609,344 metre) pisti 4 dakikanın altında tamamlamak istiyordu ki bu tamamıyla delilikti çünkü uzmanlar hiçbir insanın bu kadar sürede bu mesafeyi koşamayacağına inanıyordu. Kesinlikle mi? İstisna olamaz mıydı? Tabii ki olabilirdi. Hava rüzgarsız ve sıcaklık 20 derece (celsius), zemin kuru ve muhtemelen İskandinavya civarında olursa belki insanoğlunun bir şansı olabilirdi. Sizce Bannister şansa inanıyor muydu?

6 Mayıs 1954

Takvimler 6 Mayıs 1954’ü gösterdiğinde maalesef bu koşulların hiçbiri yoktu. Hava soğuk ve rüzgarlıydı. Önceki gün de yağmur yağmıştı. Ancak, o yine de yarışacaktı.

6 erkek yarış pistine girdi ve başlangıç işaretinin verilmesiyle Bannister ve Brasher ön sırada başlangıç yaptı. Brasher yarışın ilk yarısını lider konumunda tamamlarken Chataway ise Bannister’ın tam arkasındaydı ancak öne geçmeyi başardı.

Bannister son etaba geldiğinde kronometreler 3.01’yi gösteriyordu.  Son etabı tamamlamak için sadece 59 saniyesi vardı.

Son düzlükte Chataway’i de geçerek liderliği yakaladı. Başarabilirdi. Dünya tamamen sessizliğe bürünmüş ve herkes nefesini tutmuş gibiydi. Koştuğu pist ve kendisinden başka hiçbir şey ya da hiçkimse yoktu adeta.

Yorgunluktan bedeninin itiraz ettiğini duyar gibiydi ancak yıllarca aldığı eğitimin ve kararlılığının etkisiyle duramayacağını, durmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bitiş çizgisini geçti ve bitkinliğin etkisiyle piste yığıldı. Tam da o esnada beklenen anons yapıldı. 1 millik parkuru 3:59.4 sürede tamamlamıştı. Başarmıştı. Yeni dünya rekorunu kırmıştı. İmkansız denilen rekoru kırmayı başarmıştı. Alanında yeni bir tarih yazmıştı.

İmkansıza İnanmak

1954 yılının Nisan ayına kadar kaya gibi sağlam bir kanı, bir inanış vardı. Çünkü defalarca denenmiş ve başarılamamıştı. Bu nedenle de imkansızdı. Hiçbir insanoğlu 1 millik parkuru 4 dakikanın altında tamamlayamazdı. Fiziksel olarak bu mümkün değildi. Bu kanı artık neredeyse bir kanun halina gelmişti. Ancak, Roger Bannister piste çıktı ve yıkılamaz denen bu 4 dakikalık bariyeri yıkmayı başardı.

O zamandan bu zamana geçilemez denen bu bariyeri yaklaşık 20.000 kişi defalarca yıktı ki bunların içinde lise öğrencileri de vardı. Peki, bu kadar zorlu görülen ve hiçkimsenin geçemeyeceği söylenen eşik binlerce yıldır geçilemezken son 60 yılda ne olmuştu da 20.000 kişi tarafından geçilmişti? Ne değişmişti? Cevap çok basit: İnanış. Evet, inanış şekli değişmişti. Çünkü insanoğlu bunun başarılabileceğini görmüştü.

Aşılması imkansız bariyeri geçmeyi başaran 20.000 kişilik topluluğun her bireyi bunun daha önce başarıldığını biliyordu ve yapılabileceğine inanıyordu ki piste de bu inançla çıkmışlardı. Kalpleri yapabileceklerine dair güçlü bir inançla doluydu.

Her ne kadar imkansız görülse de ya da yapılamayacağı söylense de yeterince inanırsak hayallerimizle bizim aramızda sizce kim durabilir?

Kaynak:
Impossible Case Study: Sir Roger Bannister and The Four-Minute Mile
Roger Bannister, Wikipedia, the free encyclopedia
Roger Bannister Biography
Resim: “The Run Away” by Damian Gadal – Under Creative Commons license

0
Ümit BalkanYazılar

Piyanist: Bir Nazi Askerinin Gözyaşları

piano

Önsöz: Okuyacağınız hikayedeki piyanist, İkinci Dünya Savaşı esnasında yaşandığı söylenen bir olaydan (ya da belki de şehir efsanesiden) esinlenilerek kurgulanmıştır.

Piyanist: Bir Nazi Askerinin Gözyaşları

Sovyet ordusu intikam ve nefret dolu bir hırsla kendilerince o kötülük dolu şeytanı yok etmek için Berlin’e doğru ilerleyişini sürdürüyordu. Neredeyse yarım yüzyıl sürecek komünist rejimin tohumları da ekiliyordu. Savaş esirleri, katliamlar, tecavüzler, esir kampları, yerle bir olan şehirler, acı, korku, göz yaşı, öksüz ve yetim kalan sayısız çocuk, her yanda cesetler, moloz yığınları…  Ölümün tadını ve kokusunu tasvir edebilmek için daha kaç kelime kullanmak gerekir?

Varlığıyla korku salan ve doğrudan Hitler’e bağlılık yemini etmiş SS birliğinin mensupları da ya kaçmaya çalışıyor ya onurlarını korumak için intihar ediyor ya da son mermilerine kadar kendilerince haklı davalarını savunuyorlardı. Ancak, bu SS askerlerinden bir tanesi ise Sovyet ordusu tarafından esir olarak ele geçirilmiş ve kendisine işaret diliyle tek bir emir verilmişti: Ölene kadar piyano çalmak…

Hayatta kalmak için Sovyet askerlerine piyano çalması isteniyordu. Eğer çalmayı durdurursa öleceği açık ve net bir şekilde belirtilmişti. Savaşın dili yoktu. Her dilde ifade etmek kolaydı. Zor olansa hayatta kalmaktı. Bazen ölüme çok yaklaşıldığında ve onun soğuk nefesi hissedildiğinde hayatınızın gözünüzün önünden geçtiği söylenir. Belki de beynin kendini korumak ve hayatta kalmak için kullandığı bir mekanizmadır. Ya hayatta kalmak için bir müzik aleti çalmanız isteniyorsa?

Alman SS askeri tam yirmi iki saat boyunca piyano çaldıktan sonra göz yaşlarına boğuldu. Piyano susmuş ve havada notaların melodisi yoktu. Yerini göz yaşları ve hıçkırıklar almıştı. Neyi düşünüyordu? Ailesini mi? Bir ailesi var mıydı? Yapılan katliamları mı? Yoksa son nefeslerini solduğunu mu? Üzgün müydü? Korkuyor muydu? Yoksa nefret mi doluydu? Bu soruların bir cevabı asla olmayacak. Olsa da bir işe yararmıydı?

Birden alkış ve tezahürat sesleri duyduğunu farketti. Yirmi iki saatlik performansı için Rus askerleri onu alkışlıyor ve anlamını bilmediği kelimelerle tebrik ediyorlardı. Savaşın dili yoktu.

Sevinmeli miydi? Her şey bitmiş miydi? Savaş bitmiş miydi? Berlin düşüyor muydu? Batılı müttefikler ve Sovyetler’in ilerleyişi sürüyordu. Alman askerleri ya teslim olmak zorunda kalıyor ya da savaşırken ölüyordu. Avrupa, kan ve acıyla dolu bir kabustan uyanmak üzereydi. Savaş suçları mahkemesi kurulacak ve suçlular yargılanıp gereken cezalarını alacaktı. Ardından normalleşme süreci başlayacak ve bu kanlı savaş tahtını Soğuk Savaş’a devredecekti.

SS askeri bunların hiçbirini göremedi çünkü alkış ve tezahüratlarla tebrik edildikten sonra vurularak idam edildi.

Resim: “Detroit” by Rick Harris – Under Creative Commons license
Kaynak: ww2historia, Instagram.

0
Ümit BalkanYazılar

Zeki ama tembel personel mi yoksa çalışkan ama vasat mı?

zeki ve tembel

Sizce hangi personel? Bir saniyeliğine işveren olduğunuzu hayal edin ve kendinize şu soruyu sorun: Hangi çalışanı tercih ederdiniz, yapı olarak tembel ancak pozisyonun gerektirdiği tüm yeterliliklere sahip, verilen her işi isteyince yapabilecek kişiyi mi işe alırdınız yoksa çalışkan ancak yeterli olmayan veya olamayan kişiyi mi?

Çoğu kişinin aklından geçen cevabı tahmin eder gibiyim ancak gelin bir de 2009’dan beri sistem yöneticiliği yapan David Breaux’un bu soruya yanıtına kulak verelim.

Bir keresinde t-shirt’ünün üzerinde “Genius by nature. Slacker by choice.” (Doğası gereği dahi. Kendi isteğiyle ihmalkar.) yazan harika bir personelim olmuştu. Nitekim bu yazı tam anlamıyla onu tanımlıyordu. Gerçekten ciddi manada zekiydi ve verdiğim her işin de kolaylıkla üstesinden gelmeyi başarıyordu.

Asıl sorun ise bu kişiyi verdiğim her işi tamamlaması için motive etmek zorunda olmamdı.

Diğer yandan, iş ahlakı konusunda muazzam bir personelim daha vardı. Ne uzun saatler süren mesailer için şikayet eder ne de çok fazla işi yükü için yakınırdı.

Ancak, sorun şu ki bu kişinin yaptığı her işi iki defa kontrol etmem gerekir ve hatta bazen kendi başıma baştan yapmam gerekirdi.

İşe birini aldığım zaman, o kişiden söylenen işin tam anlamıyla üstesinden gelmesini beklerim. Yoksa, eğer işi kendi başıma yapacaksam kimseyi almamayı ve ücreti kendime saklayarak tasarruf etmeyi tercih ederim.

Zeki ama tembel…

İnsanları nasıl motive edeceğinizi anladığınız zaman, o kişiye istediğiniz işi yaptırmak için hangi noktadan yaklaşacağınızı bulmak hiç de zor değil, inanın. Tembel dahimle ilgili en büyük sorunum da bu noktadaydı. Çünkü eğer verdiğim işi basit ve sıkıcı bulursa yapmak istemiyor ya da yapmaktan kaçınıyordu. Benim yapmam gerekense sadece ona bunu aşılamaz bir engel gibi göstermekti. Bu da zaman zaman basit işleri diğer personele aktarırken, zor işleri tembel dahiye saklamak demekti. Genellikle de egosuna meydan okumak yeterli oluyordu. “Baksana, Mike şu işle biraz ilgilendi ama doğrusu bunun içinden çıkılabilecek gibi olmadığını söylüyor. Sen de bir göz atmak ister misin?” Bu tür durumlarda, işin nasıl halledileceği hakkında tabii ki bir fikrim vardı ancak bunu onun halletmesini istiyordum. Çünkü bu, onun kendini ıspatlaması ve ne kadar zeki olduğunu göstermesi için harika bir fırsattı. Ki o da, buna kelimenin tam anlamıyla bayılıyordu. Konu her ne olursa olsun ya da iş ne kadar komplike olursa olsun, bu akıllı tembel mutlaka üstesinden gelirdi ve ofisteki herkesten de daha iyi bir iş çıkarırdı.

Çalışkan ama vasat personel…

Öte yandan, çok çalışkan personelime ise tek yapmam gereken neyin yapılmasını istediğimdi. Onun için dil dökmeye, işin bitirilmesi gereken tarih için hatırlatmalar yapmaya vesaire gerek yoktu. Temel düzeydeki işleri için biçilmiş kaftandı ancak verilen iş bir yazılımın parolasını değiştirmekten daha karmaşıksa neyin ne olduğunu anlaması neredeyse yarım gününü alıyor ve hatta birçok defasında yardıma ihtiyaç duyuyordu. Ona mentörlük yapmayı denedim; temel sorun giderme ve altyapı üzerine özel eğitimler almasını sağladım fakat hiçbir yararı olmadı.

Kimse üzerine alınıp gücenmesin fakat temel düzey işleri yerine getirebilecek işgücü gerçekten her yerde bolca var. Ancak, gerçekten zorlu bir işi başarabilecek personel sayısı ise bir o kadar az.

Resim: “teams working – Sat morning 3” by Carbon Tippy Toes
– Under Creative Commons license

Kaynak: Quora, If you were an employer, would you prefer to hire a lazy person with all the qualifications you need, or a very hard working person who is unqualified?

0
BulgaristanVideolar

Buzluca Anıtı | Komünizmin beşiği | Karanlık turizm | Urban Exploration

Buzluca Anıtı, Bulgar Komünist Partisi’nin iktidarda olduğu dönemde inşa edilen bir anıttır. Ufo şeklindeki fütüristik yapısı, devasa büyüklüğü ve inşa edildiği tepenin bölgedeki hakimiyetiyle döneminin güç gösterisini adeta günümüze yansıtmaktadır. 1891 yılında, Dimitar Blagoev önderliğinde bir araya gelen sosyalizm yanlısı grup tarafından komünist rejim akımının başlangıç noktasıdır.

Geçmişten günümüze

Anıtın yapımına 23 Ocak 1974 yılında mimar Georgi Stoilov yönetiminde başlanmıştır. Stoilov, Sofya eski belediye başkanı ve aynı zamanda Bulgaristan Mimarlar Birliği’nin kurucularındandır. Zamana yenik düşmeyecek ve gelecekten gelmişçesine beliren bir anıt tasarlamak istemiştir. Yapımında mühendisler, sanatçılar, tasarımcılar, heykeltraşlar, işçiler ve hatta askerler bir görev almıştır. İnşaat çalışmaları hava koşullarının nispeten daha elverişli olduğu Mayıs – Eylül ayları arasında yoğunluk kazanarak 7 yıl sürmüştür. Çalışmalar esnasında kaç kişinin hayatını kaybettiği ise Komünist Parti tarafından gizlenmiştir.

23 Ağustos 1981 yılında ise anıt dönemin Komünist Parti başkanı Todor Zhivkov tarafından büyük bir seramoni eşliğinden açılarak halka takdim edilmiştir. Ancak anıtın kullanım ömrü komünist rejimin kalan ömrü kadar olmuştur. Yine de, 8 yıllık bu süre boyunca girişi ücretsiz olan anıtı 2 milyondan fazla kişi ziyaret etmiştir. Yoğun talep nedeniyle ziyaretler önceden randevu alınarak gerçekleştirilmiştir. Mimar Georgi Stoilov’a göre en yoğun günlerinde anıt saatte 500 kişiye ev sahipliği yapmıştır.

1989 yılında komünist rejimin yıkılmasıyla birlikte Buzluca Anıtı da gardiyanlarıyla baş başa kalmıştır. Ancak, yıkılan komünist rejime olan öfke ve nefret o kadar büyüktür ki Başbakan Ivan Kostov’un emriyle buldozerler ve patlayıcılar kullanılarak yıkılan Georgi Dimitrov’un mozolesinden sonra Buzluca Anıtı’nın da gardiyanları görevlerinden alınmış ve böylece anıt yalnızlığa terk edilmiştir.

Günümüzde Buzluca Anıtı

Günümüzde ise anıt tamamen kaderine terkedilmişliğin derin izlerini bünyesinde ve bedeninde taşımaktadır. Camları tamamen kırılmış, çatısı kısmen çökmüş, dev kırmızı yıldız parçalanmış ve mozaikler dökülmüştür. Soğuk ve rüzgarlı Buzluca Tepesi’nde zamana ve doğa koşularına karşı direnmektedir.

Diğer yandan şehir keşfi (urban exploration) tutkunlarının ve meraklılarının ziyaretlerine de ev sahipliği yapmıştır. Ancak son yıllarda günün 24 saati ve haftanın 7 günü nöbetçilerin görev almasıyla anıtın içine girmek imkansız hale gelmiştir.

buzluca

Sayılarla Buzluca Anıtı

  • Anıtın inşa edilebilmesi için Buzluca Tepesi, TNT patlayıcılarla düzleştirilirken yüksekliği 1.441 metreden günümüzdeki 1.432 metreye düşürülmüştür.
  • İnşaat esnasında 15.000 metre küp toprak taşınmışmıştır.
  • Anıtın yapımı için toplamla 14.186.000 Bulgar Levası harcanmıştır.
  • Harcanan bdelin bugünkü karşılığının 35 milyon dolar olduğu tahmin edilmektedir.
  • Anıtın yapımına toplamda 6.000 kişi katkıda bulunmuştur.
  • İnşaatında 70.000 ton çimento, 3.000 ton çelik ve 40 ton cam kullanılmıştır.
  • Anıtın iç kısmında 510 metre karelik alan mozaik ile kaplanmıştır.
  • 42 farklı renkte mozik kullanılmıştır.
  • Anıtın yanında yer alan kule 70 metre boyundadır.

Kaynaklar:
History of the Buzludzha Memorial House – Richard F. Morten, 2018

0
DiğerVideolar

Hayattaki en büyük keşif: Masumiyet

Herkese merhaba! Umarım çok iyisinizdir. Sizlerle kendisi de içeriği de çok küçük bir video paylaşıyorum ama manevi değeri tahmin edeceğiniz gibi benim için sonsuz. Hayatla ilgili oğlumdan öğrendiğim masumiyet ve çok önemli birkaç nasihati sizlerle de paylaşmak istedim. Belki de biz de bunları biliyorduk ama zaman içerisinde çevre ve hayatın bize şekil vermesine izin verirken unuttuklarımız oldu. Hayat okuluna yeni başlayan birinden hatırlamaya ne dersiniz?

0